Masumiyet Müzesi …
Bir solukta izlenen keyifli bir dizi …
Değerli bir eser …
İstanbul ‘un eski sokaklarında , vitrin camlarına yansıyan sarı akşam ışıkları altında başlayan bir hikaye … Kimsenin tahmin etmediği kadar derin , kimsenin kolayca unutamayacağı kadar sarsıcı … Masumiyet Müzesi , bu kez sayfalardan çıkıp ekrana taşındı ve bir anda herkesin konuştuğu bir diziye dönüştü .
1975 ‘in İstanbul ’unda varlıklı bir ailenin oğlu Kemal ‘in hayatı tek bir karşılaşma ile alt üst olur . Nişan hazırlıkları , şık davetler ve kusursuz görünen bir gelecek … Hepsi , bir karşılaşma ile anlamını yitirir. İki farklı dünyanın kesişmesi ile başlayan bir aşk hikayesi … Ve hatta , bir aşk hikayesinden fazlası …
Gizli buluşmalar , saklanan bir aşk ve kimseye anlatılmayan bir bağ … Sonra bir kopuş … Ve derin bir sessizlik … O andan itibaren , hayat beklemekten ibaret hale gelir . Yıllar geçer , insanlar değişir , şehir dönüşür ama iki insanın içindeki boşluk aynı kalır .
Aslında tek bir umudun etrafında döner bütün beklenti … Belki bir gün yeniden …
Bir küpe ... Bir biblo… Dudakların temas ettiği bir sigara izmariti … Koku… Bir saç teli … İnsanın sevdiğine dair her bir eşya , her bir detay , dokunduğu , temas ettiği her bir şey , hayatın içindeki küçük ayrıntılar , seven bir insan için o kadar değerlidir ki … O kadar , sevdiğinin izlerini taşır ki … Bu eşyalar zamanla bir adamın kalbinin haritasına dönüşür .
Birbirini seven iki insandan , ayrılık sonrası hayatta kalan olmaz … Seven iki insanın kopuşu sonrası yaşanan her ne varsa , yaşamaya benzemez …
Bu dizi , yalnızca bir aşk hikayesi anlatmıyor ; kaybın , saplantının , sınıf farklarının , bambaşka hayatlarda bir bütün olmanın sızısını anlatıyor … Ve tabii, dönemin İstanbul ‘unu , aile ilişkilerini , televizyon ve gazetelerin gündelik hayattaki yerini , sınıfsal ayrımları ve toplumun ahlak anlayışını da incelikle yansıtıyor . Bu yönüyle de , aynı zamanda bir şehir ve dönem portresi niteliğinde …
Bazı romanlar vardır ; yalnızca bir hikaye anlatmaz … Bir hayatın içine saklanmış duyguları , kokuları , eşyaları , ve sessizlikleri de beraberinde taşır . Orhan Pamuk ‘un uzun yıllara yayılan emeği ile ortaya çıkan Masumiyet Müzesi tam da böyle bir eser … Bu eser , 2008’de yayımlandığında büyük ilgi gördü ve daha ilk günlerde satış listelerinin zirvesine yerleşti . Kitap basılmadan önce bile çeviri haklarının onlarca dile satılması , uluslararası ölçekte nasıl bir merak uyandırdığını gösteriyordu . Nitekim kısa süre sonra New York Times tarafından yılın en iyi kitapları arasında gösterildi .
Ama bir dizi olarak da , ekranlarda o kadar güzel , o kadar hisli işlenmiş ki … Hem oyuncular ,hem senaristimiz , hem de yönetmenimiz bunu layığı ile izleyiciye ulaştırmış . Normal şartlarda kitabı olan bir hikayeyi izlemekten , ekranda görmekten pek hoşlanmam . Çünkü , kitapta işlenen hikaye ile ekranda işlenen hikaye maalesef birbiri ile bağdaşmaz . Ve yine maalesef ki , ekranlar kitapta alınan hazzı izleyiciye işleyemez . Kitap sayfalarında anlatılan her zaman daha derindir … Ve ekrana taşınan hikaye , kitaba göre hep eksik kalır . Ancak bu diziyi izlerken böyle düşünmedim … İşte bu sebeple , emeği geçen herkesi tebrik ediyorum .
Peki , size göre aşk nedir ?
Şimdilerde , diziyi izleyen herkesin yorumladığı gibi bir takıntı hali midir ; yoksa bir ömrü bir kişi ile tamamlamayı istemek ve sevdiğine dair anılarla bile mutlu olabilmek midir ? … …
Aşk ‘ a dair sizin düşünceniz ve yorumunuz nedir bilemiyorum ama , dilerim yazımı okuyan herkes bir nebze de olsa bunu kendi dünyasında değerlendirmiştir .
Cesaret edilemeyen aşk … İnsanlar ne der diye yaşanmayan duygular … Geçip giden bir ömür … … Bazı insanlar , duygularını saklarken hayatını kaybeder …
Sembolik bir eşya ile başlayan hikaye ve o eşya için kurulan cümle , aslında Kemal ‘ e yöneltilmiş bir aynadır . ‘’ İnsanlar ne der diye duygularını yaşamayanlar var .’’ cümlesi , pasif-agresif bir sitem değil ; çok bilinçli bir yüzleştirmedir .
Ben , size sorduğum soruyu dizi karakterleri üzerinden izah ederek devam etmek istiyorum .
Kemal ‘in temel problemi şudur : Sever , ama seçemez … İster , ama sahip çıkamaz … Bağlanmak ister , ama bedel ödemekten korkar … Bu yüzden hayatını ‘’güvenli görünen’’ seçimlerle kurar .
Sibel , toplumun onayladığı hayat …
Füsun , kalbinin istediği hayat …
Kemal , ikisini de bırakmaz . Ama hiçbirini tam yaşayamaz …
Bu , psikolojide ‘’kaçınan bağlanma’’ örüntüsüne çok benzer . Kaçınan kişiler , duygusal yakınlıktan korkar , kaybetme ihtimalini yaşamak istemez , ‘’ya yanlış seçim yaparsam?’’ kaygısıyla karar veremez , sonuç olarak konforu seçer .
Ve Kemal’in nişanı sürdürmesi , hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi , bir aşk tercihi değil , topluma dayalı bir kaygı yönetimidir .
Sibel cephesinde ise : Bu ilişkide gerçeği sezer , ama görmezden gelir … Çünkü onun da temel motivasyonu şudur , ‘’boşa gitmesin’’ … Bu duygusal yatırım tuzağıdır … Ne kadar çok emek verirsen , çıkmak o kadar zorlaşır …
Füsun ‘a geldiğimizde : Kemal ‘in ilgisini aşk zanneder … Arzulanmayı , sevilmek zanneder …
İşte bütün bu karmaşada , ilerleyen süreçte görülen duygu dalgalanmaları , öfke-pişmanlık döngüsü , bağlanma-kopma salınımları borderline örüntülere benzeyen bir yapı oluşturur .
Ama bu ‘’etiket’’ değil , bir sonuçtur …
Kemal en başta cesur olsaydı , kimse bu kadar yara almayacaktı … Net olsaydı , iki kadının hayatı bu kadar parçalanmayacaktı … Kendi de , kendini gerçek anlamda dönüştüren gerçek bir bağı , hayatının gerçeğine taşıyacaktı …
Ama o , ‘’insanlar ne der’’ dedi ;
Ve ‘’ben ne hissediyorum’’ sorusunu susturdu …
Kadersel bir olguyu kaçırdı … … …
Unutmayalım ki ,
Her hakiki aşk , umulmadık dönüşümlere yol açar ... Aşk , bir milad demektir … Şayet ‘’aşktan önce’’ ve ‘’ aşktan sonra’’ aynı insan olarak kalmışsak , yeterince sevmemişiz demektir … İnsan , aşka düştüğünde bambaşka bir benliğe bürünür , kendi öz benliği ile karşılaşır … İşte bunun farkına varmak herkese nasip olmaz …
Dilerim sizler gerçek aşk ile karşılaşır ve karşılaştığınız aşkta hem mutluluğun , hem de kendinizdeki gerçek dönüşümün farkına varırsınız …
… … …
Sevgiler . . .
















İrfan bey sizdede hep aynı sinema aynı yoruma takılıyorsunuz biraz yenileyin isterseniz
Merhabalar Sevgili Yoldaş ... Yazılarımız kadar takipçilerimizin yorumlarına da dikkat etmeniz ne hoş... Demek ki , siz de , dikkatli ve özenli birisiniz ... Bu durum, biz yazarlar için ne mutlu ... Ancak , bazı okuyucularımızın yorum ve hissiyatlari her okuyuşta aynı ise , aynı dil ile tekrar tekrar yorumlamalarında hiçbir sakınca yoktur . Ne mutlu ki , her okuyuşta bu hissiyat yaka***mış. Sizin de ilgi ve dikkatinize teşekkür ediyorum sevgili Yoldaş... Yeni yazımızda yeniden buluşmak dileğiyle...
Tebrikler sevgili emel hanım harika bir makale kaleme almışsınız kutlarım sizi yüreğinizden geçenleri kaleme almışsınız tebrik eder bir sonraki makalenizi sabırsızlıkla beklediğimi belirtirim selam ve sevgiler
Teşekkür ediyorum değerli İrfan Bey... Sizlerin yorumları çok kıymetli benim için... Sağlıkla kalın ...